Tıbbi malpraktis, hekim veya sağlık personelinin teşhis, tedavi, bakım ya da bilgilendirme süreçlerinde tıp biliminin kabul ettiği standartlara ve gerekli özen yükümlülüğüne aykırı davranması sonucunda hastanın zarar görmesidir. Bir ameliyat sonrasında beklenmeyen bir komplikasyonla karşılaşan, yanlış veya geç konulan bir teşhis nedeniyle tedavisi gecikmiş olan ya da bir işlemden sonra sağlığı kalıcı olarak etkilenen hasta ve yakınları için ilk günler hem duygusal hem de pratik açıdan zordur. Bu dönemde atılan adımlar ise ileride hakların korunup korunamayacağını büyük ölçüde belirler. Tıbbi kayıtların zamanında alınmaması, delillerin kaybolması veya sürelerin kaçırılması, haklı bir talebin hiç incelenememesine yol açabilir. Her olumsuz sonucun bir hata anlamına gelmediğini de baştan belirtmek gerekir; tıbbi müdahalelerin doğası gereği taşıdığı ve özen gösterilse bile ortaya çıkabilen riskler, komplikasyon olarak değerlendirilir. Bu yazıda malpraktis ile komplikasyon ayrımı, ilk günlerde yapılması gerekenler, tıbbi kayıtların alınması, delillerin korunması, ikinci bir hekim görüşü, idari başvuru yolları, hukuki yolların genel yapısı, özel hastanede zamanaşımı, kamu hastanesinde başvuru süreleri, ceza hukuku boyutu, bilirkişi süreci ve bir avukatla değerlendirme yapılmasının önemi ele alınacaktır.

Tıbbi Malpraktis ile Komplikasyon Ayrımı
Hukuki değerlendirmenin başlangıç noktası, yaşanan olumsuz sonucun bir hata mı yoksa komplikasyon mu olduğunun belirlenmesidir. Komplikasyon, tıbbi müdahalenin tıp biliminin gereklerine uygun ve gerekli özen gösterilerek yapılmasına rağmen ortaya çıkan, öngörülebilen ancak her zaman önlenemeyen istenmeyen sonuçlardır. Malpraktis ise hekimin veya sağlık kuruluşunun özen yükümlülüğüne aykırı davranması sonucunda ortaya çıkan zarardır.
Bu ayrım, hukuki sorumluluğun varlığı bakımından belirleyicidir. Komplikasyonun ortaya çıkması tek başına sorumluluk doğurmaz. Ancak komplikasyonun ortaya çıkmasından sonra zamanında fark edilmemesi, gerekli tedavinin yapılmaması veya hastanın bu risk hakkında önceden bilgilendirilmemesi, ayrı bir sorumluluk nedeni oluşturabilir. Bu nedenle değerlendirmede müdahalenin kendisi kadar müdahale öncesi ve sonrası süreç de incelenir.
Yargı uygulamasında, hekimin hafif kusurundan dahi sorumlu olduğu kabul edilmektedir. Hekim, tıp biliminin güncel gereklerine uygun hareket etmek, gerekli tetkikleri yaptırmak, hastayı bilgilendirmek ve müdahale sonrası takibi özenle yürütmekle yükümlüdür.
Örneğin bir apandisit ameliyatı sonrasında enfeksiyon gelişmesi bir komplikasyon olabilir. Ancak hastanın ateş ve ağrı şikayetlerinin günlerce dikkate alınmaması ve enfeksiyonun geç teşhis edilmesi, ayrı bir özen eksikliği olarak değerlendirilebilir.
Özetle her olumsuz sonuç tıbbi malpraktis anlamına gelmez; ancak komplikasyonun yönetimindeki eksiklikler de sorumluluk doğurabilir ve bu ayrım uzman bir değerlendirme gerektirir.

İlk Günlerde Yapılması Gerekenler
Bir tıbbi müdahale sonrasında zarar görüldüğünden şüphelenildiğinde, ilk öncelik hastanın sağlığının korunmasıdır. Gerekli tedavinin sürdürülmesi, gerekirse başka bir sağlık kuruluşuna başvurulması ve sağlık durumunun yakından takip edilmesi, hukuki süreçlerden önce gelir. Hukuki adımlar bu önceliğin önüne geçmemelidir.
Sağlık durumu kontrol altına alındıktan sonra yapılması gereken ilk iş, olayların bir kronolojisinin yazılı olarak çıkarılmasıdır. Hastanın hangi tarihlerde hangi şikayetlerle başvurduğu, hangi hekimlerle görüştüğü, hangi tetkiklerin yapıldığı, hangi bilgilerin verildiği ve hangi belgelerin imzalatıldığı, olaylar henüz tazeyken ayrıntılı biçimde kaydedilmelidir. Bu kronoloji, ileride kayıtlarla karşılaştırma yapılmasını ve eksikliklerin tespit edilmesini kolaylaştırır.
Bu dönemde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, sağlık kuruluşuyla yapılan görüşmelerdir. Hekim veya hastane yönetimiyle yapılan görüşmelerin tarihleri, görüşülen kişiler ve konuşulan konular not edilmelidir. Görüşmelerde sakin ve olgulara dayalı bir iletişim kurulması, sürecin sağlıklı ilerlemesine yardımcı olur.
Örneğin bir doğum sonrasında bebeğinde beklenmedik bir sağlık sorunu tespit edilen bir ailenin, doğum öncesi kontrollerde hangi tetkiklerin yapıldığını, doğum sırasında kimlerin bulunduğunu ve doğum sonrası hangi bilgilerin verildiğini olaylar tazeyken yazıya dökmesi, ileride yapılacak değerlendirmede önemli bir kaynak oluşturur.
Kısacası tıbbi malpraktis şüphesinde ilk günlerde öncelik sağlığın korunmasıdır; ardından olayların kronolojisinin yazılı olarak kaydedilmesi, hukuki sürecin sağlam bir temele dayanmasını sağlar.
Tıbbi Kayıtların Alınması
Tıbbi malpraktis iddialarının değerlendirilmesinde en önemli deliller, tıbbi kayıtlardır. Epikriz raporu, hasta dosyası, ameliyat notları, anestezi kayıtları, hemşire gözlem formları, ilaç uygulama çizelgeleri, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları ile aydınlatılmış onam formları, sürecin nasıl yürütüldüğünü gösteren temel belgelerdir.
Hastanın bu kayıtlara erişim hakkı, mevzuatta güvence altına alınmıştır. Hasta Hakları Yönetmeliği, hastanın kendi sağlık durumuyla ilgili kayıtları inceleme ve bunların bir örneğini alma hakkını düzenler. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 11. maddesi de ilgili kişiye kendisiyle ilgili kişisel verilerin işlenip işlenmediğini öğrenme ve işlenmişse buna ilişkin bilgi talep etme hakkı tanır. Kamu hastanelerindeki kayıtlara ayrıca e-Nabız sistemi üzerinden de kısmen erişilebilir.
Kayıtların talep edilmesi, yazılı bir dilekçeyle yapılmalıdır. Dilekçede hastanın kimlik bilgileri, tedavi tarihleri ve talep edilen belgeler açıkça belirtilmeli ve dilekçe sağlık kuruluşuna teslim edilerek alındı belgesi alınmalıdır. Hastanın vefat etmesi halinde mirasçıların ve hastanın kanuni temsilcilerinin kayıtlara erişim hakkı da değerlendirilmelidir. Görüntüleme tetkiklerinde raporlarla birlikte görüntülerin kendisinin de dijital ortamda talep edilmesi önerilir.
Örneğin bir ortopedi ameliyatından sonra kalıcı hareket kısıtlılığı yaşayan bir hastanın, ameliyat öncesi ve sonrası görüntüleme kayıtlarının dijital kopyalarını, ameliyat notunu ve fizik tedavi kayıtlarını yazılı dilekçeyle talep etmesi, sonraki bilirkişi incelemesinin temelini oluşturur.
Toparlamak gerekirse tıbbi kayıtlar sürecin temel delilleridir ve hastanın bu kayıtlara erişim hakkı yazılı bir dilekçeyle ve eksiksiz biçimde kullanılmalıdır.
Tıbbi Malpraktis İddiasında Delillerin Korunması
Tıbbi kayıtların yanında, hastanın elinde bulunan diğer deliller de dikkatle korunmalıdır. Sağlık kuruluşuna ödenen ücretlere ilişkin faturalar, reçeteler, ilaç kutuları, randevu kayıtları, sağlık kuruluşuyla yapılan yazışmalar ve hastanın yaşadığı sürecin fotoğrafları, olayın ispatında kullanılabilir. Bu belgelerin asıllarının saklanması ve kopyalarının alınması önerilir.
Tanıkların belirlenmesi de önemlidir. Hastaya refakat eden yakınlar, aynı odada yatan diğer hastalar veya süreç hakkında bilgisi olan kişiler, ileride tanık olarak dinlenebilir. Bu kişilerin iletişim bilgilerinin kaydedilmesi ve gözlemlerinin olaylar tazeyken yazıya dökülmesi önerilir.
Kayıtlarda değişiklik yapılması riski karşısında, delil tespiti yolu da değerlendirilebilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 400. maddesi ve devamı, ileride ispat imkanının kaybolacağından veya önemli ölçüde zorlaşacağından endişe edilen durumlarda dava açılmadan önce delil tespiti talep edilmesine imkan tanır. Bu yol, kayıtların mahkeme aracılığıyla güvence altına alınmasını sağlar.
Netice itibarıyla faturalar, yazışmalar ve tanık bilgileri dahil bütün deliller korunmalı; kayıtlarda değişiklik riski bulunuyorsa delil tespiti yolu değerlendirilmelidir.

İkinci Bir Hekim Görüşü
Yaşanan olumsuz sonucun bir komplikasyon mu yoksa özen eksikliği mi olduğunun ilk değerlendirmesi için ikinci bir hekim görüşü almak, hem tedavinin devamı hem de hukuki değerlendirme bakımından yararlıdır. Farklı bir sağlık kuruluşunda veya bağımsız görev yapan ve ilgili uzmanlık alanında deneyimli bir hekimin değerlendirmesi, sürecin tıbbi açıdan nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda fikir verir.
İkinci görüş, hukuki süreç bakımından bağlayıcı bir bilirkişi raporu niteliği taşımaz. Ancak hasta ve yakınlarının talebin dayanağını değerlendirmesine, hukuki yola başvurulup başvurulmayacağına karar vermesine ve avukatla yapılacak görüşmeye hazırlanmasına yardımcı olur.
Uzman görüşü alınırken hekimin tarafsızlığına dikkat edilmesi gerekir. Müdahaleyi yapan hekimle doğrudan çalışma ilişkisi bulunan bir hekimin değerlendirmesi, objektif bir görüş sunmayabilir. Bu nedenle farklı bir kurumda görev yapan hekimlerden görüş alınması önerilir.
Örneğin göz ameliyatı sonrasında görme kaybı yaşayan bir hastanın, başka bir şehirdeki bir üniversite hastanesinde göz hastalıkları uzmanından görüş alması, ameliyat tekniğinin ve sonrasındaki takibin uygun olup olmadığına ilişkin ilk değerlendirmeyi sağlar.
Özetle tıbbi malpraktis şüphesinde ikinci bir hekim görüşü, bağlayıcı olmasa da hukuki yola başvurma kararı öncesinde önemli bir değerlendirme imkanı sunar.
İdari Başvuru Yolları
Hukuki yollara başvurmadan önce veya bunlarla birlikte, idari başvuru yolları da kullanılabilir. Sağlık kuruluşlarının bünyesindeki hasta hakları birimleri, hastaların şikayetlerini almak ve değerlendirmekle görevlidir. Bu birimlere yapılan başvurular, hasta hakları kurullarında incelenebilir.
İl sağlık müdürlüklerine ve Sağlık Bakanlığı’na da şikayet başvurusunda bulunulabilir. Bu başvurular, sağlık kuruluşu veya sağlık personeli hakkında idari inceleme veya soruşturma başlatılmasına yol açabilir. İdari soruşturma sonucunda elde edilen bilgiler ve raporlar, ileride açılacak davalarda da değerlendirilebilir.
Bununla birlikte idari başvuruların, hukuki ve cezai yollardaki süreleri durdurmadığı unutulmamalıdır. İdari şikayetin sonucunun beklenmesi nedeniyle tazminat davası veya ceza şikayeti için öngörülen sürelerin kaçırılması riski bulunur. Bu nedenle idari başvuru yapılırken hukuki sürelerin de paralel olarak takip edilmesi gerekir.
Örneğin bir özel hastanedeki tedavi süreci hakkında il sağlık müdürlüğüne şikayette bulunan bir hastanın, şikayetin sonucunu beklerken ceza hukuku bakımından öngörülen şikayet süresinin dolması, bu yoldaki hakkını kaybetmesine yol açabilir.
Kısacası idari başvuru yolları önemli bilgiler sağlayabilir; ancak hukuki ve cezai sürelerin bu başvurularla birlikte takip edilmesi gerekir.
Hukuki Yolların Genel Yapısı
Tıbbi malpraktis nedeniyle başvurulacak hukuki yol, müdahalenin yapıldığı sağlık kuruluşunun niteliğine göre değişir. Özel hastanelerde ve muayenehanelerde yapılan müdahalelerde hasta ile sağlık kuruluşu veya hekim arasında özel hukuk ilişkisi bulunur ve tazminat talepleri adli yargıda ileri sürülür. Bu ilişkiler, Türk Borçlar Kanunu’nun vekalet sözleşmesine veya özel durumlarda eser sözleşmesine ilişkin hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.
Kamu hastanelerinde yapılan müdahalelerde ise sorumluluk idareye aittir. Anayasa’nın 129. maddesi, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak yalnızca idare aleyhine açılabileceğini öngörür. Bu nedenle kamu hastanesinde görev yapan bir hekim hakkında doğrudan tazminat davası açılamaz; dava idare aleyhine idari yargıda açılır.
Özel hastanelerle ilgili uyuşmazlıklarda görevli mahkemenin belirlenmesi de önemlidir. Yargı uygulamasında hasta ile özel sağlık kuruluşu arasındaki ilişkinin tüketici işlemi niteliğinde olduğu ve bu uyuşmazlıklarda tüketici mahkemelerinin görevli olduğu kabul edilmektedir. Tüketici uyuşmazlıklarında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olup olmadığı da ayrıca değerlendirilmelidir.
Örneğin bir özel hastanede yapılan estetik ameliyat sonrasında zarar gören bir hasta, tazminat talebini tüketici mahkemesinde ileri sürerken; bir devlet hastanesinde yapılan ameliyat sonrasında zarar gören bir hasta, idare aleyhine idare mahkemesinde tam yargı davası açar.
Özel Hastanede Tıbbi Malpraktis ve Zamanaşımı
Özel hastane veya muayenehanede yapılan müdahaleler nedeniyle açılacak tazminat davalarında zamanaşımı, sorumluluğun sözleşmeye mi yoksa haksız fiile mi dayandığına göre değişir. Sözleşmeye aykırılık nedeniyle sorumlulukta, Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca kural olarak on yıllık genel zamanaşımı süresi uygulanır. Bu süre, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren başlar.
Haksız fiil sorumluluğunda ise Türk Borçlar Kanunu’nun 72. maddesi uygulanır. Bu maddeye göre tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren on yıl içinde zamanaşımına uğrar. Tazminat ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu daha uzun zamanaşımı süresi uygulanır.
Hasta ile özel sağlık kuruluşu arasında bir sözleşme ilişkisi bulunduğundan, uygulamada sözleşmeye dayalı sorumluluk ve buna bağlı on yıllık süre ön plana çıkar. Ancak zamanaşımının hesaplanması, somut olayın koşullarına ve dayanılan sorumluluk sebebine göre farklılık gösterebileceğinden, sürelerin en kısa ihtimal esas alınarak takip edilmesi önerilir
Örneğin özel bir klinikte yapılan bir tedavi sonrasında zarar gördüğünü öğrenen bir hastanın, haksız fiile ilişkin iki yıllık süre içinde harekete geçmesi, zamanaşımı tartışmasının önüne geçer.
Kısacası özel hastanede zamanaşımı, sözleşme ve haksız fiil sorumluluğuna göre farklılaşır; en güvenli yaklaşım en kısa sürenin esas alınmasıdır.
Kamu Hastanesinde Başvuru Süreleri
Kamu hastanelerinde yapılan müdahaleler nedeniyle tazminat talebi, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesindeki usule tabidir. Bu maddeye göre idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanlar, idari dava açmadan önce bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl içinde ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemek zorundadır.
İdareye yapılan başvuru üzerine idare altmış gün içinde cevap verir. İstemin kısmen veya tamamen reddi halinde veya altmış gün içinde cevap verilmemesi halinde, ret kararının tebliği veya cevap verme süresinin bitmesinden itibaren dava açma süresi içinde tam yargı davası açılabilir. Bu dava açma süresi, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca idare mahkemelerinde altmış gündür.
Bu sürelerin kısa olması, kamu hastanesi kaynaklı tıbbi malpraktis iddialarında hızlı hareket edilmesini gerektirir. Özellikle bir yıllık başvuru süresinin, zararın ve bu zararın idarenin eyleminden kaynaklandığının öğrenildiği tarihten başladığı göz önünde bulundurulmalıdır. Zararın öğrenildiği tarihin tespiti, uyuşmazlıkların sık görülen konularından biridir.
Örneğin bir devlet hastanesinde yapılan bir ameliyat sonrasında komplikasyon geliştiğini, ancak bunun hatalı bir müdahaleden kaynaklandığını aylar sonra başka bir hastanede yapılan tetkiklerle öğrenen bir hastanın, bu öğrenme tarihinden itibaren bir yıl içinde ilgili idareye başvurması gerekir.
Netice itibarıyla kamu hastanelerinde idareye ön başvuru zorunludur; bir yıllık ve beş yıllık süreler ile dava açma süresi dikkatle takip edilmelidir.
Ceza Hukuku Boyutu
Tıbbi malpraktis, belirli koşullarda ceza hukuku sorumluluğu da doğurabilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi taksirle öldürme, 89. maddesi ise taksirle yaralama suçlarını düzenler. Hekim veya sağlık personelinin özen yükümlülüğüne aykırı davranışı sonucunda hastanın yaralanması veya ölümü, bu suçlar kapsamında değerlendirilebilir.
Taksirle yaralama suçunda soruşturma ve kovuşturmanın şikayete bağlı olup olmadığı, Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesindeki düzenlemeye göre belirlenir. Şikayete bağlı suçlarda şikayet hakkı, Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesi uyarınca fiilin ve failin öğrenildiği tarihten itibaren altı ay içinde kullanılmalıdır. Bu süre, hukuki yollardaki sürelerden çok daha kısadır ve sıklıkla gözden kaçırılır.
Örneğin bir hastanın yanlış ilaç uygulanması nedeniyle yaralandığını düşünmesi halinde, şikayete bağlı bir suç söz konusuysa altı aylık şikayet süresinin, tazminat davası için öngörülen sürelerden çok önce dolacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
Kısacası tıbbi malpraktis olaylarının ceza hukuku boyutu kısa şikayet süreleri içerir ve hukuki süreçlerle birlikte planlanmalıdır.
Bilirkişi Süreci
Tıbbi malpraktis davalarının sonucu, büyük ölçüde bilirkişi raporlarına bağlıdır. Mahkeme, hekimin veya sağlık kuruluşunun kusurlu olup olmadığını ve zarar ile müdahale arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığını tıbbi bilgi gerektirdiğinden bilirkişi incelemesiyle tespit eder. Bu incelemeler genellikle Adli Tıp Kurumu, üniversitelerin ilgili bölümleri veya uzman bilirkişi heyetleri tarafından yapılır.
Bilirkişi raporlarının içeriği, davanın seyrini belirler. Bu nedenle tarafların bilirkişi raporlarına karşı itirazlarını süresinde ve gerekçeli olarak sunması büyük önem taşır. Raporun dosyadaki bütün tıbbi kayıtları değerlendirip değerlendirmediği, sorulan soruların yanıtlanıp yanıtlanmadığı ve sonuçların gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği itirazın temel konularıdır.
Taraflar, uzman görüşü alarak bilirkişi raporlarına karşı bilimsel değerlendirme sunabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 293. maddesi, tarafların uzmanlardan bilimsel mütalaa alabileceğini düzenler. Bu mütalaa, bilirkişi raporundaki eksikliklerin ortaya konulmasında etkili bir araç olabilir.
Örneğin bir davada bilirkişi raporunun ameliyat sonrası takip sürecini değerlendirmeden yalnızca ameliyat tekniğine odaklanması halinde, hasta tarafının bu eksikliği uzman görüşüyle desteklenen bir itiraz dilekçesiyle ortaya koyması, yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasını sağlayabilir.
Özetle tıbbi malpraktis davalarında bilirkişi raporları sonucu belirler ve raporlara karşı gerekçeli itiraz ile uzman mütalaası, hasta tarafının konumunu güçlendirir.
Bir Avukatla Değerlendirme Yapılmasının Önemi
Tıbbi malpraktis iddiaları; tıp, borçlar hukuku, idare hukuku, tüketici hukuku ve ceza hukukunun kesiştiği karmaşık bir alandır. Hangi yolun izleneceği, hangi sürelerin uygulanacağı ve hangi delillerin toplanması gerektiği, olayın özelliklerine göre farklılık gösterir. Bu nedenle sürecin başında sağlık hukuku alanında deneyimli bir avukatla değerlendirme yapılması önerilir.
Avukatla yapılacak ilk görüşmeye hazırlıklı gidilmesi, değerlendirmenin verimli olmasını sağlar. Olayların yazılı kronolojisi, elde edilen tıbbi kayıtlar, faturalar, yazışmalar ve varsa ikinci hekim görüşü bu görüşmede paylaşılmalıdır. Avukat, bu belgeler üzerinden talebin dayanağını, izlenecek yolu ve süreleri değerlendirebilir.
Hukuki sürecin hasta ve yakınları üzerindeki etkisi de dikkate alınmalıdır. Malpraktis davaları uzun sürebilir ve duygusal açıdan yorucu olabilir. Bu nedenle sürecin gerçekçi bir değerlendirmeyle başlatılması, beklentilerin doğru yönetilmesi ve alternatif çözüm yollarının da değerlendirilmesi önemlidir. Bazı durumlarda sağlık kuruluşuyla görüşme veya arabuluculuk yoluyla çözüm aranması da mümkün olabilir.
Örneğin bir hasta yakınının, kaybettiği yakını için hangi yolları izleyebileceğini öğrenmek amacıyla bir avukatla görüşmeden önce bütün tıbbi kayıtları ve olayların kronolojisini hazırlaması, ilk görüşmede sürelerin ve seçeneklerin net biçimde ortaya konulmasını sağlar.
Kısacası tıbbi malpraktis iddialarında sürecin başında yapılacak uzman hukuki değerlendirme, sürelerin korunması ve doğru yolun seçilmesi bakımından belirleyicidir.
Hayır. Özen gösterilse bile ortaya çıkabilen ve öngörülebilen olumsuz sonuçlar komplikasyon olarak değerlendirilir. Ancak komplikasyonun zamanında fark edilmemesi veya hastanın bu risk hakkında bilgilendirilmemesi ayrı bir sorumluluk doğurabilir.
Sağlık kuruluşuna yazılı bir dilekçeyle başvurarak kayıtların bir örneğini talep edebilirsiniz. Hasta Hakları Yönetmeliği ve Kişisel Verilerin Korunması Kanunu bu hakkı güvence altına alır.
Hayır. Anayasa’nın 129. maddesi uyarınca kamu görevlilerinin görevleri sırasında işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları idare aleyhine açılır.
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesine göre zararın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurulması gerekir.
Sözleşmeye dayalı sorumlulukta on yıllık genel zamanaşımı, haksız fiil sorumluluğunda ise öğrenmeden itibaren iki yıl ve her halde on yıllık süre uygulanabilir. En güvenli yaklaşım en kısa sürenin esas alınmasıdır.
Şikayete bağlı suçlarda şikayet hakkı, fiilin ve failin öğrenildiği tarihten itibaren altı ay içinde kullanılmalıdır.